6 Mart 2010 Cumartesi

Edgar Degas - Dancer ve Jacques Doucet Kütüphanesi

Paris'te 1998-2000 yıllarında okuduğum sırada bir dönem Jacques Doucet kütüphanesinde çalışıyordum. Edgar Degas'nın eseri olan bu fotoğrafı gördüğümde gözümün önünden gitmesini hiç istemediğim bir fotoğrafla ilk kez karşılamış oldum. O yıl, Paris Defteri diye adlandırdığım deftere kütüphane hakkında şunları yazdım:
"Jacques Doucet Kütüphanesi
Paris'in en güzel kütüphanesi. İlk gördüğümde aşık olmuştum. Eski bir kütüphane. Tavanı mat bir cam ile örtülü. Elips. Camlar bölünmüş. Her bölümde bir şehrin ismi yazılı: Paris, Alexandrie, Rome, Londres, Constantinople...
Çalışma sıraları tahtadan. Yeşil Tiffany lambaları var. Sıralar büyük. Bir masada 20 kişi çalışıyor. Ama yerler sayılı olduğundan bazen yer bulunamıyor. O yüzden erken gitmek gerek. Kışın soğuk. Kadınların sırtlarından şalları eksik olmuyor. Hemen hemen herkesin dizüstü bilgisayarı var. Bazı yaşlı kadınlar da gün boyunca kağıtlara özenle kitaplardan yaptıkları alıntıları geçiriyorlar. Öylesine özendirici ki dünyanın en güzel sanat konusunun peşine takılıp bütün gününü, sabahtan akşama orada geçirebilir insan. Ben oraya ilk gittiğimde koşmaktan nefes nefese görevliye kataloğa bakabilir miyim diye sormuştum. Okulda akşamüstü bilgisayara bakarken bana o zaman çok gerekli olan kitabın tek kopyasının orada olduğunu öğrenmiş, metroya atlamış, elimde adres, kapanmasından korkarak koşa koşa sokak isimlerine bakmıştım. İlk önce yanlışlıkla bir pasaja girmiştim. Öylesine güzel bir pasajdı ki kütüphanenin nedense onun içinde olduğunu düşündüm o anda. Oysa kütüphane pasajın biraz gerisinde, karşı kaldırımdaydı. Hemen gidip biraz zor da olsa girişi bulup kendimi bu muhteşem kütüphanenin içine atmıştım. Görevli çok az zamanım olduğunu söyledi. Sadece bir kitap var mı yok mu diye bakacağımdan girmeme izin verdi çalışma salonuna. Evet kitap oradaydı. Ertesi gün gidip üye oldum ve orada çalışmaya başladım. Çalıştığım sırada başımı kaldırınca kentlerin isimlerinin yazılı olduğu dünyadaki en güzel cam tavana bakıyordum. Yorulunca tahta ve camlı kapıdan çıkıp Paris'in en ucuz kahve makinasından bir kahve alıp içiyordum. O kütüphaneye hep severek gittim. Ötekilerden çok daha farklı, gerçek ve yalnızca kendisine benzeyen bir kütüphane o. Bir sene sonra kütüphaneden sorumlu kadınla tanıştım. Orada çalışmak istediğimi söyledim, bunun mümkün olup olmayacağını sordum. Evet yalnızca iki ay çalışabilirdim. Daha sonra düşündüğümde çalışmamak daha iyiydi çünkü oraya okumaya gidiyordum. Çalışırsam güzelliğini yitireceğinden korktum ve bu fikrimden vazgeçtim. Öbür gün yine oraya gideceğim çünkü bir kitabın iki kopyasından biri orada.
Annemin mektubunu aldığımda evde açmadım. Jacques Doucet'nin bahçesindeki taş bankta mektubu okurken gözlerimden yaşlar süzüldü. Onun için yapabileceğim tek şey, gönderdiği mektubu Paris'in en güzel kütüphanesinin bahçesinde okumaktı. Güzelim mektubunu okuduktan sonra içeri hemen giremedim. Annemi düşündüm. Uzakta olduğunu, yalnızlıktan bıktığımı, neden yanımda olmadığını, onları İstanbul'da bıraktığımı ve bir kütüphanenin güzelliğiyle teselli bulmaya çalıştığımı.
O kütüphanede annem de çalışıyor olabilirdi. Paris'e geldiğinde onu oraya götürdüm. Kapısından içeriye beraber baktık. Ben daha sonra görevliye annemin kitaplara bakıp bakamayacağını sordum ama ne yazık ki hayır dediler. Öğrenciler ve araştırmacılardan başka kimse giremezmiş. Zaten yer yokmuş.
Geçen hafta Paris'te bir kütüphanede yangın çıktı ve birçok eser yandı. Şimdi başka kütüphanelerde güvenlik önlemi için yangın alarmı verip insanları çıkartıyor ve güvenlik sistemlerini sağlamlaştırmaya çalışıyorlar.
İpek 2000 Paris
http://blogs.princeton.edu/wri152-3/mealonso/001514.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder