9 Aralık 2010 Perşembe
Bir parça kayın ağacı
Giacometti'nin atölyesi. Çirkinliğini sevmek, sakatlığı sevmek, nesnenin yalnızlığını paylaşmak... Bütün bunları borçluyuz ona. Sana.
7 Aralık 2010 Salı
Gün ve Bakış Kovalamaca
- Bakışları takip et. Gözleri takip et. Nereye bakıyorlar? Baktıklarında ne düşünüyorlar?
- BALKON JEAN GENET. Irma: Sevinç. Carmen: İpek.
(Irma, dünyadan gelen anlamındaki isim.) Hiçbir şeye benzemiyor. Gerçekten. Gerçek gerçeğe benzemiyor. Pek ukala kalacak u.
- Özgür: Ramşo & Ramses 1 ve Ramses 2.
- İki elim kızgın tavadaydı.
- BALKON JEAN GENET. Irma: Sevinç. Carmen: İpek.
(Irma, dünyadan gelen anlamındaki isim.) Hiçbir şeye benzemiyor. Gerçekten. Gerçek gerçeğe benzemiyor. Pek ukala kalacak u.
- Özgür: Ramşo & Ramses 1 ve Ramses 2.
- İki elim kızgın tavadaydı.
3 Aralık 2010 Cuma
FOOL FOR LOVE -
EDDIE: Neye istersen inanabilirsin.
MAY: Gerçeğe inanacağım! O daha az kafa karıştırırır.
Özgür ile çalıştık. Yarın perde!
MAY: Gerçeğe inanacağım! O daha az kafa karıştırırır.
Özgür ile çalıştık. Yarın perde!
16 Kasım 2010 Salı
miscellaneous
Yeniden. Hücrelerin kendini yemesi, kanser, ahtapot gibi. Bilge Karasu, yengeç ve kanserden yola çıkmıştı. Kanser kendi kollarını yiyen ahtapot.
29 Ekim 2010 Cuma
şemsiye ve trompet
bir şemsiye daha uçtu. uçmadan önce kırıldı, ters döndü. dışımda. fırtınaya karşı mücadele etmeyi öğrenememiş hâlâ ellerim. içimde. varsın uçsun, bir ağacın dibine konsun. yeni şemsiyeler filizlensin. kırmızıda. ve bu arada trompete gelince fişeklerle dolan bir gökyüzü bir trompetin yanında nedir ki? ayağını kaldırıma hafifçe vurup sürüyen biri trompeti duyduğu için tereddüte düştü sanır. trompet ona hatırlatmıştır, uzun zaman aralamadığı o kapıyı. kapı aralığından içeri girer biri. hep iki. hep iki.
28 Ekim 2010 Perşembe
terra cota
yalnızca her anın kıymetini hissedebildiğimde yaşadığımı fark ediyorum: eylerken. ritim, ses, ritim, ses, ritim, ses, ritim müzikal duyguyu yaratıyor, vücudun soyutlandığı alanda söze yer yok, uyum fışkırdığında güzele evriliyor, kendiliğinden. ne savunma, ne yargılama, ne bir yere yetişme derdi, ne öfke var. ve ne zaman ki o beklenmedik sesler bir anda vücut bulmaya başlıyor, vücutlarını buluyor, doğaçlamanın en tepe noktasında kainatı hissediyorum. her an buna açık. bu çok kışkırtıcı çünkü o ana kadar sessiz olan ne varsa seninle konuşuyor. bundan sonra ölebilirim.
24 Ekim 2010 Pazar
Ronelda Kamfer
Ronelda Kamfer, yalın bir dille, lafı eveleyip gevelemeden geçiyor yüreğimden.Gözlerimi Afrika'ya çeviriyorum. Afrika yüreğini bize dönüyor.
17 Ekim 2010 Pazar
JAPON ŞEMSİYESİ
Yola çıktı. Yayıncısını arıyor. Aylaklık yapıyor. Hem nasıl aylaklık. Hava güneşli mi, çaydaki bahçeye kıvrılıyor, yağmurluysa sokaklara vuruyor kendisini.
29
Ali Çağlar Özkan'ın sayesinde çektiğim ilk kısa film. Mithat Alam Film Merkezi bünyesindeki atölye çalışmalarının başlangıcı. Hayatımda bundan daha hızlı bir çalışma yaptığımı hatırlamıyorum.
www.kisafilmsalgini.com
www.kisafilmsalgini.com
14 Ekim 2010 Perşembe
Kuşluk Vakti
Fernando Pessoa'ya
Kuşların yüreğinde gece
döndüğüdür kuşların,
yüreğine, tekrarları
çoğaldıkça saflaşır.
Kuşların yüreğinde gece
döndüğüdür kuşların,
yüreğine, tekrarları
çoğaldıkça saflaşır.
6 Ekim 2010 Çarşamba
ÖL İO'YU
İo!
Sen ki!
İo!
Sen ki!
İo!
Sen ki!
İo!
Toprak toprak bastığın kucak!
Kucağı Zeus’un!
Toprağı kıskandığı içindir.
İo!
Sen!
Dışa yoğurduğu toprağı Zeus’un!
Arzulandıkça zincirlendiğin!
Arzuladıkça zincirlendiğin!
İo!
Toprak toprak dolaştığın kucak
Açılmıyor!
Zaman içinde İo!
Evvel zaman içinde bir İo!
Teslim ettiğinden aklını
Zamansız İo!
Dolaştıkça kendine,
Dolaştıkça zincirine,
Dolaştıkça darbeler,
Dolaştıkça azgın kanın,
Yer yutuyor İo’yu!
İo Gök kusuyor!
İo!
Sen ki!
İo’yu!
Zamansız İo’yu!
Zeus yüz dönüyor İo’yu!
Teslim oldu İo!
İo, Zeus’a çok!
İo, Zeus’a yok!
Teslim oldu İo!
Zaman İo’ya çok!
Zaman İo’ya yok!
İo!
Sen!
Toprak toprak bastığın kucak!
İo! Sen!
Dolaştığın İo!
Dolaştın kendinde tepe tepe
Dolaştın dağ zirvelerine
İo!
Sen ki!
İo!
Öldüğün aklın!
Zincirlenen aklın!
İo’yu İo’dan!
İo! İo! İo!
Baba evinden sürüldüğün
topallığın sürgünden.
Kuşaklarca cennetsiz
bir cehennemdir İo,
köprüleri yapıp, geçip, yıkan,
Kıtaları doğuramayan Sen!
İo!
İo’yu İo’dan!
Kucaksız sürgün toprakların
Gömüldüğün sessiz mezar!
İo!
Sen!
İo!
Yüreğini aklınla-
Yüreğini aklınla-
Yüreğini aklınla-
İo!
Sen!
İrinlenip akan bedenin
Taşlaşıp topak topak
Ses çıkarmıyor!
Dalgasız dalga
Çoraksız çöl
Yüreksiz yürek
Yılkı!
Yergök arzun!
Onuncu kuşaktan üçüncüsü gelmiyor!
İo!
Sen ki!
İo!
İo’yu, İo’dan
İo’yu İo’dan
İo’yu
Zeus’a yeltendiğin için
Zincirin şakırtısız.
İo! Dinnnn-
İo! Aşşşş-
İo! –zu!
Kavuşamadığın kasıkların
senin değil
Çöz elifini!
Dinmeyen ruhun
senin değil
Çöz dilini!
Yunmayan gönlün
senin değil
Çöz kudretini!
İo!
Boz zamanını!
BozKır Zamanını!
Öl İo’yu!
Gör nasıl bir kâbus!
Öl bu sürgünü!
Öl kuraklığını!
İo!
İo!
Sen!
İo’yu!
Sen ki!
İo!
Sen ki!
İo!
Sen ki!
İo!
Toprak toprak bastığın kucak!
Kucağı Zeus’un!
Toprağı kıskandığı içindir.
İo!
Sen!
Dışa yoğurduğu toprağı Zeus’un!
Arzulandıkça zincirlendiğin!
Arzuladıkça zincirlendiğin!
İo!
Toprak toprak dolaştığın kucak
Açılmıyor!
Zaman içinde İo!
Evvel zaman içinde bir İo!
Teslim ettiğinden aklını
Zamansız İo!
Dolaştıkça kendine,
Dolaştıkça zincirine,
Dolaştıkça darbeler,
Dolaştıkça azgın kanın,
Yer yutuyor İo’yu!
İo Gök kusuyor!
İo!
Sen ki!
İo’yu!
Zamansız İo’yu!
Zeus yüz dönüyor İo’yu!
Teslim oldu İo!
İo, Zeus’a çok!
İo, Zeus’a yok!
Teslim oldu İo!
Zaman İo’ya çok!
Zaman İo’ya yok!
İo!
Sen!
Toprak toprak bastığın kucak!
İo! Sen!
Dolaştığın İo!
Dolaştın kendinde tepe tepe
Dolaştın dağ zirvelerine
İo!
Sen ki!
İo!
Öldüğün aklın!
Zincirlenen aklın!
İo’yu İo’dan!
İo! İo! İo!
Baba evinden sürüldüğün
topallığın sürgünden.
Kuşaklarca cennetsiz
bir cehennemdir İo,
köprüleri yapıp, geçip, yıkan,
Kıtaları doğuramayan Sen!
İo!
İo’yu İo’dan!
Kucaksız sürgün toprakların
Gömüldüğün sessiz mezar!
İo!
Sen!
İo!
Yüreğini aklınla-
Yüreğini aklınla-
Yüreğini aklınla-
İo!
Sen!
İrinlenip akan bedenin
Taşlaşıp topak topak
Ses çıkarmıyor!
Dalgasız dalga
Çoraksız çöl
Yüreksiz yürek
Yılkı!
Yergök arzun!
Onuncu kuşaktan üçüncüsü gelmiyor!
İo!
Sen ki!
İo!
İo’yu, İo’dan
İo’yu İo’dan
İo’yu
Zeus’a yeltendiğin için
Zincirin şakırtısız.
İo! Dinnnn-
İo! Aşşşş-
İo! –zu!
Kavuşamadığın kasıkların
senin değil
Çöz elifini!
Dinmeyen ruhun
senin değil
Çöz dilini!
Yunmayan gönlün
senin değil
Çöz kudretini!
İo!
Boz zamanını!
BozKır Zamanını!
Öl İo’yu!
Gör nasıl bir kâbus!
Öl bu sürgünü!
Öl kuraklığını!
İo!
İo!
Sen!
İo’yu!
Etiketler:
Kitap-lık dergisi,
Öl İo'yu,
şiir
5 Ekim 2010 Salı
beşekim
Bugün beş kez ektim kendimi.
Bugün İzet'in eski bir arkadaşıyla karşılaştım. Sessizlik oldu. Bardağın dibinde kalmış kolaya baktım. Ne bir müzik aynası vardı orada, ne yıldızlar, ne ses. Bardağın içi hasretle dolu. Çok konuşmak istediğim, yanında sessiz kalabildiğim İzet. Bir zamanlar sarılabildiğim. Kayıp bir süvari ordusunu aramak gibi. Bütün süvarilerin alıp başını gittiği, bilinmez çöl tozuna dört nala uçtuğu. Elime sinsice tutuşturulmuş bir yokluk, bir hayalet. Geçmişten boğazıma çöken eksiklik. Yüreğime inmesine artık izin verilmeyen kabuklardan o geçit. Kendi kabuklarımın ezilen sesini duya duya susmak. Ses kulaklardan gitmez. Kala kala o ses kırıntıları, birkaç an, onlar da gitmesin diye yazıyorum. Nasıl tutmalı? Hatırlamak yetmiyor. Bak işte, bir arkadaşı ile tanışıyorsun ve her şey yeniden başlıyor. Yeniden, uzak, yeniden yakın, uzak, yakın.
Bugün İzet'in eski bir arkadaşıyla karşılaştım. Sessizlik oldu. Bardağın dibinde kalmış kolaya baktım. Ne bir müzik aynası vardı orada, ne yıldızlar, ne ses. Bardağın içi hasretle dolu. Çok konuşmak istediğim, yanında sessiz kalabildiğim İzet. Bir zamanlar sarılabildiğim. Kayıp bir süvari ordusunu aramak gibi. Bütün süvarilerin alıp başını gittiği, bilinmez çöl tozuna dört nala uçtuğu. Elime sinsice tutuşturulmuş bir yokluk, bir hayalet. Geçmişten boğazıma çöken eksiklik. Yüreğime inmesine artık izin verilmeyen kabuklardan o geçit. Kendi kabuklarımın ezilen sesini duya duya susmak. Ses kulaklardan gitmez. Kala kala o ses kırıntıları, birkaç an, onlar da gitmesin diye yazıyorum. Nasıl tutmalı? Hatırlamak yetmiyor. Bak işte, bir arkadaşı ile tanışıyorsun ve her şey yeniden başlıyor. Yeniden, uzak, yeniden yakın, uzak, yakın.
23 Haziran 2010 Çarşamba
bir buluşmanın ardından
Onu ilk gördüğümde yanımda İbrahim vardı. İstiklal'de YKY'nin önünden geçiyorduk ve o karşıdan bize doğru yürüyordu. O büyülü lafı etmeseydim bugün bunları yazar mıydım? Ruhum onun ruhunu her şeyden önce gördü. Onu bir kahraman yaptım. Ondan bir kahraman. Gelmiş geçmiş en sevgiliydi. Her şeyin yalnız ve yalnız, sonsuzca ona döndüğü, ona vardığı... Garip, şu hayat. Geçen gün apartmanın önünden geçerken kızı gördüm. Bakıştık. Kapıyı açıp apartmana girdi. Olan biten her şeyden habersizliğin verdiği suratındaki o şekilsiz bakış. O geceyi unutmam mümkün mü? Bir hayvan öldürülürken yavrusu ancak böyle bağırabilirdi.
7 Mart 2010 Pazar
Toparlanma
Önce içeriden başlamaktansa dışarıdan içeriye bir toparlanma hareketi daha kolay oldu. Gerçi ikisini birbirinden ayırt etmek de pek akıl işi değil. Prizmaların çizgilerini ayıklamak gibi bir şey bu. Böyle bir şeyden bahsedilirse şayet. Bu yüzden evi yıkıp yeniden yapmak tam bir ustalık istiyor. Ev, bedenin eviyse, beden ruhun evidir. Sınırlarımız duvarımız tenimiz. Kapıya çarptığımda geçen sene bir öğrencim "biraz daha zorlasaydınız kapıdan geçebilirdiniz" dedi. Kapılarımdan geçe geçe bir dünyaya açıldım.
6 Mart 2010 Cumartesi
Edgar Degas - Dancer ve Jacques Doucet Kütüphanesi
Paris'te 1998-2000 yıllarında okuduğum sırada bir dönem Jacques Doucet kütüphanesinde çalışıyordum. Edgar Degas'nın eseri olan bu fotoğrafı gördüğümde gözümün önünden gitmesini hiç istemediğim bir fotoğrafla ilk kez karşılamış oldum. O yıl, Paris Defteri diye adlandırdığım deftere kütüphane hakkında şunları yazdım:
"Jacques Doucet Kütüphanesi
Paris'in en güzel kütüphanesi. İlk gördüğümde aşık olmuştum. Eski bir kütüphane. Tavanı mat bir cam ile örtülü. Elips. Camlar bölünmüş. Her bölümde bir şehrin ismi yazılı: Paris, Alexandrie, Rome, Londres, Constantinople...
Çalışma sıraları tahtadan. Yeşil Tiffany lambaları var. Sıralar büyük. Bir masada 20 kişi çalışıyor. Ama yerler sayılı olduğundan bazen yer bulunamıyor. O yüzden erken gitmek gerek. Kışın soğuk. Kadınların sırtlarından şalları eksik olmuyor. Hemen hemen herkesin dizüstü bilgisayarı var. Bazı yaşlı kadınlar da gün boyunca kağıtlara özenle kitaplardan yaptıkları alıntıları geçiriyorlar. Öylesine özendirici ki dünyanın en güzel sanat konusunun peşine takılıp bütün gününü, sabahtan akşama orada geçirebilir insan. Ben oraya ilk gittiğimde koşmaktan nefes nefese görevliye kataloğa bakabilir miyim diye sormuştum. Okulda akşamüstü bilgisayara bakarken bana o zaman çok gerekli olan kitabın tek kopyasının orada olduğunu öğrenmiş, metroya atlamış, elimde adres, kapanmasından korkarak koşa koşa sokak isimlerine bakmıştım. İlk önce yanlışlıkla bir pasaja girmiştim. Öylesine güzel bir pasajdı ki kütüphanenin nedense onun içinde olduğunu düşündüm o anda. Oysa kütüphane pasajın biraz gerisinde, karşı kaldırımdaydı. Hemen gidip biraz zor da olsa girişi bulup kendimi bu muhteşem kütüphanenin içine atmıştım. Görevli çok az zamanım olduğunu söyledi. Sadece bir kitap var mı yok mu diye bakacağımdan girmeme izin verdi çalışma salonuna. Evet kitap oradaydı. Ertesi gün gidip üye oldum ve orada çalışmaya başladım. Çalıştığım sırada başımı kaldırınca kentlerin isimlerinin yazılı olduğu dünyadaki en güzel cam tavana bakıyordum. Yorulunca tahta ve camlı kapıdan çıkıp Paris'in en ucuz kahve makinasından bir kahve alıp içiyordum. O kütüphaneye hep severek gittim. Ötekilerden çok daha farklı, gerçek ve yalnızca kendisine benzeyen bir kütüphane o. Bir sene sonra kütüphaneden sorumlu kadınla tanıştım. Orada çalışmak istediğimi söyledim, bunun mümkün olup olmayacağını sordum. Evet yalnızca iki ay çalışabilirdim. Daha sonra düşündüğümde çalışmamak daha iyiydi çünkü oraya okumaya gidiyordum. Çalışırsam güzelliğini yitireceğinden korktum ve bu fikrimden vazgeçtim. Öbür gün yine oraya gideceğim çünkü bir kitabın iki kopyasından biri orada.
Annemin mektubunu aldığımda evde açmadım. Jacques Doucet'nin bahçesindeki taş bankta mektubu okurken gözlerimden yaşlar süzüldü. Onun için yapabileceğim tek şey, gönderdiği mektubu Paris'in en güzel kütüphanesinin bahçesinde okumaktı. Güzelim mektubunu okuduktan sonra içeri hemen giremedim. Annemi düşündüm. Uzakta olduğunu, yalnızlıktan bıktığımı, neden yanımda olmadığını, onları İstanbul'da bıraktığımı ve bir kütüphanenin güzelliğiyle teselli bulmaya çalıştığımı.
O kütüphanede annem de çalışıyor olabilirdi. Paris'e geldiğinde onu oraya götürdüm. Kapısından içeriye beraber baktık. Ben daha sonra görevliye annemin kitaplara bakıp bakamayacağını sordum ama ne yazık ki hayır dediler. Öğrenciler ve araştırmacılardan başka kimse giremezmiş. Zaten yer yokmuş.
Geçen hafta Paris'te bir kütüphanede yangın çıktı ve birçok eser yandı. Şimdi başka kütüphanelerde güvenlik önlemi için yangın alarmı verip insanları çıkartıyor ve güvenlik sistemlerini sağlamlaştırmaya çalışıyorlar.
İpek 2000 Paris
http://blogs.princeton.edu/wri152-3/mealonso/001514.html
"Jacques Doucet Kütüphanesi
Paris'in en güzel kütüphanesi. İlk gördüğümde aşık olmuştum. Eski bir kütüphane. Tavanı mat bir cam ile örtülü. Elips. Camlar bölünmüş. Her bölümde bir şehrin ismi yazılı: Paris, Alexandrie, Rome, Londres, Constantinople...
Çalışma sıraları tahtadan. Yeşil Tiffany lambaları var. Sıralar büyük. Bir masada 20 kişi çalışıyor. Ama yerler sayılı olduğundan bazen yer bulunamıyor. O yüzden erken gitmek gerek. Kışın soğuk. Kadınların sırtlarından şalları eksik olmuyor. Hemen hemen herkesin dizüstü bilgisayarı var. Bazı yaşlı kadınlar da gün boyunca kağıtlara özenle kitaplardan yaptıkları alıntıları geçiriyorlar. Öylesine özendirici ki dünyanın en güzel sanat konusunun peşine takılıp bütün gününü, sabahtan akşama orada geçirebilir insan. Ben oraya ilk gittiğimde koşmaktan nefes nefese görevliye kataloğa bakabilir miyim diye sormuştum. Okulda akşamüstü bilgisayara bakarken bana o zaman çok gerekli olan kitabın tek kopyasının orada olduğunu öğrenmiş, metroya atlamış, elimde adres, kapanmasından korkarak koşa koşa sokak isimlerine bakmıştım. İlk önce yanlışlıkla bir pasaja girmiştim. Öylesine güzel bir pasajdı ki kütüphanenin nedense onun içinde olduğunu düşündüm o anda. Oysa kütüphane pasajın biraz gerisinde, karşı kaldırımdaydı. Hemen gidip biraz zor da olsa girişi bulup kendimi bu muhteşem kütüphanenin içine atmıştım. Görevli çok az zamanım olduğunu söyledi. Sadece bir kitap var mı yok mu diye bakacağımdan girmeme izin verdi çalışma salonuna. Evet kitap oradaydı. Ertesi gün gidip üye oldum ve orada çalışmaya başladım. Çalıştığım sırada başımı kaldırınca kentlerin isimlerinin yazılı olduğu dünyadaki en güzel cam tavana bakıyordum. Yorulunca tahta ve camlı kapıdan çıkıp Paris'in en ucuz kahve makinasından bir kahve alıp içiyordum. O kütüphaneye hep severek gittim. Ötekilerden çok daha farklı, gerçek ve yalnızca kendisine benzeyen bir kütüphane o. Bir sene sonra kütüphaneden sorumlu kadınla tanıştım. Orada çalışmak istediğimi söyledim, bunun mümkün olup olmayacağını sordum. Evet yalnızca iki ay çalışabilirdim. Daha sonra düşündüğümde çalışmamak daha iyiydi çünkü oraya okumaya gidiyordum. Çalışırsam güzelliğini yitireceğinden korktum ve bu fikrimden vazgeçtim. Öbür gün yine oraya gideceğim çünkü bir kitabın iki kopyasından biri orada.
Annemin mektubunu aldığımda evde açmadım. Jacques Doucet'nin bahçesindeki taş bankta mektubu okurken gözlerimden yaşlar süzüldü. Onun için yapabileceğim tek şey, gönderdiği mektubu Paris'in en güzel kütüphanesinin bahçesinde okumaktı. Güzelim mektubunu okuduktan sonra içeri hemen giremedim. Annemi düşündüm. Uzakta olduğunu, yalnızlıktan bıktığımı, neden yanımda olmadığını, onları İstanbul'da bıraktığımı ve bir kütüphanenin güzelliğiyle teselli bulmaya çalıştığımı.
O kütüphanede annem de çalışıyor olabilirdi. Paris'e geldiğinde onu oraya götürdüm. Kapısından içeriye beraber baktık. Ben daha sonra görevliye annemin kitaplara bakıp bakamayacağını sordum ama ne yazık ki hayır dediler. Öğrenciler ve araştırmacılardan başka kimse giremezmiş. Zaten yer yokmuş.
Geçen hafta Paris'te bir kütüphanede yangın çıktı ve birçok eser yandı. Şimdi başka kütüphanelerde güvenlik önlemi için yangın alarmı verip insanları çıkartıyor ve güvenlik sistemlerini sağlamlaştırmaya çalışıyorlar.
İpek 2000 Paris
http://blogs.princeton.edu/wri152-3/mealonso/001514.html
Etiketler:
Edgar Degas,
Jacques Doucet Kütüphanesi,
Paris
Geçmiş
Az önce ilk fotoğrafı yükledim. Utku ve İzet'in Ukrayna yolculuğu sırasında çekilen fotoğrafı. Fotoğraf çekildiğinde yanlarında değildim. Utku'yu hiç tanımadım. İzet ise Boğaziçi Üniversitesi'nde sınava girdiğim gün Edebiyat Fakültesi'nin merdivenlerine uzanmışken az uzakta gördüğüm ve nedenini bilmeden yerimden kalkıp izlemeye başladığım, artık hayatta olmayan, sevgili dostum. Dört senelik dostluğumuzun ardından onu kaybettiğimde boşluğa savruldum. En yakın dostunun gidişine inanmak istemiyor insan; aylarca sanki ertesi gün buluşacakmışız gibi rüyalarımda beni yakayalan sevgili dostum. Günler ne kadar hızlı geçiyorsa geçsin, onun özlemiyle daha da boşaldılar. Beraber gülmek, gözlerinin içine bakarken derinlerde kaybolmak, birbirinin kaprisini çekmeyi kabul etmek, sır almak, sır vermek, dokunmak, dünyayı kendince hizalamak, bayramlarda kalabalıklardan uzaklaşıp tenhalara çekilmek, hayatı hayatın içinden ve sözcüklerle de yaşamak bütün anlamını yitirmişti. En sevdiğim yanı umudunu hiç yitirmemesi ve yaşarken ufak hesaplar yapmamasıydı. 29 yıllık ömründe sonsuzluğa damgasını vuracak kadar kendini bizden, benden esirgemeyerek yaşadı. Çiçek Dürbünü ona adanmıştır.
İpek'ten Hare'ye
İstanbul'un hava durumu karla karışık. Bu yüzden mahallede bir keşfe çıkabildim yalnızca. Yeni açılan yerler, eskiden girmediğim yerler, karı müjdeleyen yağmur damlalarıyla bir anda kapılarını açmış oldu bana. Yaşadığın yerin silüetinin ve şehirdeki kendi silüetinin bir somutluk kazanması için buna ihtiyaç vardı. O ipeksi silüetten Hare'ye geçiş. İpek'in geride kalan yaşamı ile birlikte Hare'ye yer açıldı. Şehirdeki tüm yapıların, insanların, sokakların, nesnelerin gerçeklik kazanması ile birlikte ipekhayalinde yaşadığı şehirden uzaklaşıp şehrin kendisine açılıyor: Hare'ye.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
